6 Haziran 2009 Cumartesi

Pazartesi Sendromu


Adımı hissediyorum bu günlerde. Varlığımı, yokluğumu, ruhumu, benliğimi, sesimi, soluğumu, boşa harcadığım zamanları, bilerek verimsizleştirdiğim ilişkileri, ışık dolu bir kutuya boş boş bakışımı, aslında rahatsız edilmeyi yalnız kalınca çok sevdiğimi, beş para etmeyen insanların çalıp götürdüğü ve bir daha geri getirmediği kalbimi, küçükken bayıla bayıla okuduğum çocuk kitaplarının aslında hiç de saçma olmadığını, yeni pişirdiğim yemeğin tadına (herkesin tabağına yemek koyduğum) kepçeyle üfleye üfleye bakmayı, yağmur yağdığı zaman arabaların üzerime su sıçratmasını, çok beğendiğim elbisenin mağazaya tekrar gittiğimde alamayacak olsam bile kalmamış olduğunu gördüğümde üzülmeyi… Kısaca beni “insan” yapan her şeyi, tüm bencilliği, kibiri, düşmüşlüğüyle hissediyorum. Elimden çekip alınan yaşama sevincini geri istediğim için belki de… Öyle basit bir duygu ki aslında. Zayıflamak için pazartesi sabahına spor ve diyet hırsıyla başlamak gibi bir şey. Ya da elindeki elma şekerinin, sapı geldiğinde tadının ne kadar güzel olduğunun farkına varılması gibi… Geçmesinden korktuğum günlerin vadesini doldurdum. Önce ölüler gibi kendimin yasını tuttum, sonra tekrar yola koyuldum, çantamdaki umut biriktirdiğim minik domuz kumbaramla…
Her neyse, yaşam bekliyor kapıda. Artık gitsem iyi olacak aslında…

1 yorum:

  1. Pazartesileri sevmiyorum. Yaz mevsimini de sırf günleri unuttuğum için seviyorum. Hoşgeldin Prensesim.

    YanıtlaSil